Kazancakis’in Zorba kitabını nihayet bitirdim. “Nihayet” diyorum çünkü benim için gerçekten bir sabır sınavıydı. Ve dürüst olayım: yine balon bir kitap.
Bu kadar övülen, dilden dile dolaşan bu metnin neyine bu kadar hayranlık duyulduğunu hâlâ anlayabilmiş değilim. Zaten çoğu kişi “olay kitabı değil, felsefi” diye savunuyor. Ama tam da bu yüzden bence sınıfta kalıyor. Çünkü ortada ne sürükleyici bir hikâye var ne de derinliği gerçekten zorlayan bir düşünce. İki adamın bitmek bilmeyen sohbetlerini okuyup duruyoruz. Bir noktadan sonra bu sohbetler düşünce uyandırmıyor, sadece bunaltıyor.
Bir an için kendimi Yaprak Dökümü’nde Ali Rıza Bey ile Şevket’in uzayıp giden iç konuşmalarını okuyormuş gibi hissettim. Aynı iç bayıcı ağırlık, aynı “hadi artık” dedirten durağanlık.
Karakterlere gelirsek… Patron karakteri tam anlamıyla sıkıcı: sürekli düşünen, eylemsiz, felsefeye sığınıp hayatın içine girmeye cesaret edemeyen pısırık bir adam. Zorba ise bunun tam tersi gibi sunuluyor ama o da ayrı bir problem. Aşırı cesur, cahilliğini bilgelik sanan, kadınlarla kafayı bozmuş, sorumsuz, yer yer düpedüz dolandırıcı bir tip. Gerçek hayatta karşılaşsanız “hayat dolu” değil, “baş belası” dersiniz.
Kazancakis’in Zorba’dan etkilenmesini anlıyorum ama bu etki, Zorba’nın söylediği sözlerden ya da bildiği şeylerden değil. Belli ki onu büyüleyen şey Zorba’nın hayat enerjisi, umudu, her şeye rağmen ayakta durma hali. Yoksa Zorba’nın gerçekten bildiği, öğrettiği öyle aman aman bir şey yok. Derinlik, çoğu zaman okurun kafasında zorla yaratılıyor.
Kısacası benim için Zorba, abartının gücüyle ayakta duran, ama içi dolu olmayan bir kitap. Felsefi diye etiketlenmiş her metnin otomatik olarak derin sayılmadığını bir kez daha hatırlattı bana. Ve evet, çok sıkıcıydı.
