İngiliz oyunlarıyla İslam coğrafyası cetvelle parselenirken, aralarına döşenen mayınlı tel örgüler ve duvarlar bizi yalnızca fiziksel olarak ayırmadı; aramıza saçılan fitnelerle birbirimize düşman da etti.
Oysa biz, İslam milletleri olarak bir aile olmalıydık. “Mü’minler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve şefkat göstermede bir beden gibidir…” buyuran Peygamberimizin sözünü dinlemeli, birbirimize sımsıkı sarılmalıydık.
Birbirimizi sevmediğimiz gibi, birbirimizden uzaklaşıp parçalanınca da 1400 yıldır bize düşmanlık eden Yahudi ve Hristiyanların oyunlarına geldik.
Etrafımızı bir örümcek ağı gibi kopmaz bağlarla sardılar; ince ince, sessizce ve sabırla…
Bizi yavaş yavaş birbirimizden uzaklaştırdılar.
Kaşımızı, gözümüzü, saçımızı, sakalımızı, başlığımızı, kılığımızı, kıyafetimizi, dilimizi, inancımızı, adetlerimizi, geleneğimizi ve göreneğimizi bahane ederek bizi karşı karşıya getirdiler.
Seküler bir düşünce yapısıyla maneviyatımızdan kopardılar, hakikatleri bize unutturdular. Cihat bilincimizi körelttiler.
Aramıza “neme lazımcılığı” ve “bana neciliği” yerleştirdiler. Öyle bir hâle geldik ki, bir zamanlar birbirleri için can veren insanlar, birbirlerinin can düşmanı oldular.
Bizi tamamen ayırdıklarına kanaat getirdikten sonra parça parça saldırmaya başladılar. Öyle ki, İslam coğrafyasında yaşananları görmez hale geldik.
Hristiyan dünyasının Müslümanlığı yok etmek ve Türkleri Anadolu’dan silmek için yaptığı Haçlı Seferlerini çabucak unuttuk.
Birinci Cihan Harbi’ni, Sevr’i, Lozan’ı unuttuk…
Afganistan’a saldırdılar; “Bize çok uzak!” dedik ve sustuk.
Keşmir için “Pakistan’ın sorunudur!” dedik, sustuk.
Türkistan’daki Uygurlara “Uygur işte…” deyip sustuk.
Saraybosna’da katliamlar ve tecavüzlerle arşa yükselen mazlum Müslümanların feryatlarına sessiz kaldık.
Arakan’da Müslümanların katliamına sustuk.
“Filistin’de Araplar bizi arkadan vurdu, İngilizlere sattı!” dedik ve sustuk.
Irak’ta, Halepçe’de katliamlar yapıldı, “Kürtler…” dedik, sustuk. ABD-Haçlı ordularınca milyonlarca insan öldürüldü, kadınların ırzına geçildi, sustuk.
Suriye paramparça edildi, milyonlarca insan öldürüldü, sustuk.
Gazze’de yaşananları yalnızca kınamakla yetindik.
Şimdi de gözümüzün önünde, canlı yayınlarda İran vuruluyor.
“Pis Şialar, Suriye’de Sünnilerin kanını döktü!” deyip sadece onları suçlar, ABD ve Terörist İsrail’in Tahran’ı bombardımanını bir aksiyon filmi izler gibi seyredersek, unutmayalım ki yarın sıra bize gelecektir.
Onlar bize yöneldiğinde bizi savunacak kimseyi bulamayacağımızı da unutmayalım.
Oysa iman ettiğimiz İslam dininin Peygamberi buyurmuştu ki:
“Mü’minler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve şefkat göstermede bir beden gibidir. Bedenin bir uzvu rahatsız olursa, diğer uzuvlar da uykusuzluk ve ateşle ona iştirak eder.”
İran’ın yöneticileri zalim olabilir, siyasi olarak bizden farklı düşünebilirler. Ancak onlar da bir Allah’a ve bir Peygamber’e inanıyorlar. Onlar da “Lâ ilâhe illallah” diyor, aynı Kur’an-ı Mübin’e iman ediyorlar. Halkları ise mazlum ve dindardır. Onların hâline acımıyorsak, imanımızın derecesini sorgulamamız gerekir. Çünkü o kutlu önder şöyle buyurmuştu ki:
“Birbirinize buğzetmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun.”
Yine parmaklarını birbirine geçirerek:
“Mü’min, mü’min için birbirini destekleyen bir bina gibidir.” buyurmuş ve bizi birbirimizi desteklemeye davet etmiştir.
İmanımız zayıflayınca duvarlarımızdan taşlar düştü; delik deşik olan yuvamıza giren haramiler mahremimize kadar uzandı.
Unutmayın; her gün minarelerden beş vakit adını haykırdığımız ve peygamberliğine şehadet getirdiğimiz Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Allah’ın eli cemaatle beraberdir.”
Birlik olmaz, İslam milletleri olarak toplanmazsak, elimizde kalan son haneleri de kaybedeceğiz.
Tarihte hiçbir zaman bu kadar aciz ve başsız kalmamıştık.
Hiçbir zaman bu kadar acınacak bir hâle düşmemiştik.
Hiçbir zaman ciğerlerimiz bu kadar yanmamıştı.
Bu acılar, bu sefih hâl uyanma vaktimizin geldiğini haber vermiyor mu?
Hiçbir zaman bir olmaya bu kadar muhtaç olmamıştık.
Günde beş vakit ezanlarla adını arşa ünlediğimiz Peygamberin ümmeti olan Muhammediler!
Birleşme ve yekvücut olma zamanı bugün değilse, ne zaman?
