Batı, uzun zamandır Doğu’ya dair tek taraflı bir anlatı kuruyor: Medeniyetin, kültürün ve ilerlemenin temsilcisi kendisi; cehaletin, hurafenin ve geri kalmışlığın kaynağı ise Doğu… Oysa tarihe biraz daha dikkatle bakıldığında, Doğu’nun —özellikle de İslam medeniyetinin— ilimde, sanatta, ahlakta ve düşüncede insanlığa yön verdiği dönemler inkâr edilemez bir hakikat olarak karşımızda durur.
Nitekim birçok Batılı seyyah ve düşünür, İslam ülkelerinin farklı coğrafyalarına yaptıkları yolculuklar sırasında bu hakikati bizzat görmüş; özellikle 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren, İslam’ın özünde cehaleti değil hikmeti, durağanlığı değil ilerlemeyi barındırdığını fark ederek bu dine yönelmiştir. Bu yöneliş, İslam’ın hakikatine karşı yapılan yüzeysel eleştirilerin ne kadar temelsiz olduğunu da açıkça ortaya koymaktadır.
Ne var ki asıl sorun burada başlıyor. Bugün Müslümanların bir kısmı da ne yazık ki dinlerini hakikatiyle tanımaktan uzak. İslam, derinlikli bir ilim ve ahlak sistemi olmaktan çıkarılıp; kulaktan dolma bilgilerle, hurafelerle ve şekilci bir anlayışla algılanıyor. Araştırma, tefekkür ve sorgulama yerine; önyargı, taassup ve taklit hâkim oluyor. Bu durum hem içeriden bir zayıflamaya yol açıyor hem de dışarıdan yöneltilen yanlış ithamların güç kazanmasına zemin hazırlıyor.
Öte yandan Batı’nın “medeniyet getirme” iddiasıyla Doğu coğrafyasına gelişi, tarihin en acı tecrübeleriyle sabittir. Yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin sömürülmesi, sınırların cetvelle çizilmesi, toplumların kimliklerinden koparılması bu iddianın ardındaki gerçek niyeti fazlasıyla açığa çıkarmıştır. Bugün bile “insan hakları”, “özgürlük” ve “demokrasi” söylemleri eşliğinde sürdürülen müdahalelerin bedelini, yine Müslüman toplumlar ödemektedir.
Ancak burada durup kendimize de şu soruyu sormamız gerekir: Biz nerede hata yaptık? İslam gerçekten ilerlemeye engel miydi, yoksa biz mi ilmi, çalışmayı, ahlakı ve sorumluluğu terk ettik? Hakikat şudur ki; geri kalmışlığımız dinimizden değil, dinimizi hayatın merkezinden çıkarmamızdan kaynaklanmaktadır. Güçlü bir inançla birlikte güçlü bir ilim ve amel anlayışını
kaybettiğimiz anda, başkalarının tahakkümüne açık hale geldik.
Bugün Müslüman toplumların yaşadığı dağınıklık, fikir ayrılıkları, ahlaki zaaflar ve ilimden uzaklaşma; sadece siyasi değil, aynı zamanda zihinsel ve manevi bir krizin göstergesidir. Birlik yerine ayrılığı, üretim yerine tüketimi, hikmet yerine tepkiselliği tercih ettiğimiz sürece bu tablo değişmeyecektir.
Bu yazının amacı İslam’ı savunmak değildir; zira İslam’ın savunulmaya ihtiyacı yoktur. Asıl mesele, onun hakikatini yeniden hatırlamak ve hatırlatmaktır. İslam; doğru, yüce, dengeli ve insanı hem dünyada hem ahirette huzura ulaştırmayı hedefleyen bir dindir. Eğer onu yeniden ilimle, ahlakla, hikmetle ve adaletle yaşarsak; geçmişte olduğu gibi bugün de insanlığa yön verecek bir medeniyet inşa etmemiz mümkündür.
Tarih bunun mümkün olduğunu gösterdi. Soru şu: Bugün biz, buna hazır mıyız?
