Alanya’da bazı insanlar yaşadı. Geldikleri fark edilmedi, gittikleri duyulmadı. Şehir büyüdü, kalabalıklaştı, sokaklar doldu taştı ama bazı hayatlar hep görünmez kaldı. Yıl 1996 oldu. O yıl, Alanya’da yaşandığı söylenen ve hâlâ fısıltıyla anılan bir olay, işte böyle sessiz bir hayatın ardından ortaya çıktı.
1990’lı yıllar boyunca Alanya Balıkçı Barınağı çevresinde yaşayan bir adam vardı. Yaşı tam olarak bilinmedi, kimliği hiçbir zaman netleşmedi. Yaklaşık 40-45 yaşlarında olduğu tahmin edildi. Eskişehirli olduğu söylendi. Geceleri teknelerde kaldı, sabahları denizin tuzlu kokusuyla uyandı. Günlerini parklarda, iskele çevresinde, bazen de kalabalığın hiç uğramadığı köşelerde geçirdi. Şarap içti ama kimseye ilişmedi. Ne bir kavga çıkardı ne de bir taşkınlık yaptı.
Şehir onu gördü ama sahiplenmedi.
Çevrede yaşayanlar onu sessizliğiyle tanıdı. Konuştuğu nadir oldu. Bir şey sorulduğunda kısa cevaplar verdi. Yardım edildiğinde başını eğdi, teşekkür etti. Kimseye yük olmadı, kimseyi rahatsız etmedi. Ama yüzünde taşıdığı izler dikkatlerden kaçmadı. Özellikle alnının üst kısmı simsiyah oldu. Sürekli yara hâlindeydi. Sanki yıllar boyunca görünmeyen bir yük oraya çöktü. Sanki hayat, en ağır darbelerini oraya bıraktı.
Bir sabah, Alanya’nın bilinen balıkçılarından Abdullah Özpelit balıktan döndü. Teknesini iskeleye yanaştırdığı sırada onu fark etti. Adam, iskeledeki bir direğe sarıldı. Alnını direğe vurdu. Dudakları her aralandığında aynı cümle tekrarlandı.
“Allah’ım seni seviyorum…”
Bu sözler bir kez söylenmedi. Saatler boyunca tekrarlandı. Ne öfke vardı sesinde ne de korku. Bu bir isyan olmadı. Bir yakarış da olmadı. Daha çok derin bir teslimiyet gibi duyuldu. Duyanlar şaşırdı ama karışmadı. Çünkü şehir, sessiz insanların sessiz çığlıklarına alışkın oldu.
Aylar geçti.
Bir gün, Şifa Otel’in bulunduğu İskele Caddesi üzerinde karşıdan karşıya geçmek istedi. Trafik aktı, şehir akmaya devam etti. Bir araç çarptı. Adam yere düştü. O an her şey bitti. Hayat, sessizce durdu.
Ölümü de yaşamı gibi sahipsiz oldu.
Cenazesi belediye mezarlığı morguna kaldırıldı. Günler geçti. Kapı açılmadı. Telefon çalmadı. Sorup arayan çıkmadı. Bir hafta boyunca o beden, soğuk bir çekmecede bekledi. Ne bir yakını geldi ne de bir tanıdık ortaya çıktı.
Sonunda cami imamı durumu fark etti. Mezarlıkta görevli üç belediye çalışanına seslendi. İkindi namazının ardından cenazenin kimsesizler mezarlığına defnedileceğini söyledi ve yardım istedi.
İkindi vakti geldi. Saf tutuldu. Cenaze namazı için hazırlık yapıldı. İmam tekbir aldı ve cemaate döndü. O an zaman adeta durdu.
Az önce neredeyse boş olan alanda, bir anda binlerce kişi saf tuttu. Aynı yüzler, aynı kıyafetler, aynı duruş… Kimse konuşmadı. Kimse kıpırdamadı. Derin bir sessizlik çöktü. Sanki görünmeyen bir kalabalık, o an orada olmayı seçti.
Namaz kılındı.
Cenaze mezara indirildi.
Toprak atılmaya başlandığı anda, o kalabalık bir anda yok oldu. Ne bir adım sesi kaldı ne de bir gölge. Alan yeniden boşaldı. Sanki az önce yaşananlar hiç olmamış gibiydi.
İmam, yaşadığı şaşkınlıkla mezarlık görevlilerine döndü. Gördüklerini sordu. Üç belediye çalışanı da aynı manzaraya tanıklık ettiklerini söyledi. O an kelimeler yetersiz kaldı. Herkes sustu.
Bu olay Alanya’da çok anlatılmadı. Çünkü herkes her hikâyeyi kaldıramadı. Akıl bu yaşanana yetmedi. Mantık açıklayamadı. Ama şu gerçek değişmedi: Hayatı boyunca kimsenin fark etmediği o adam, bu dünyadan yalnız uğurlanmadı.
Belki de bazı insanlar bu şehirde görünmeden yaşadı.
Ama başka bir yerde, çoktan yerini aldı.
— Hamdi Acet
